Bir Beraat Gecesi Sohbeti

Yüce Rabbimize sonsuz hamd ve şükrederiz ki bizleri bir defa daha Allah’ın zikir sohbetini yapmak üzere bir araya getirdi.

Bu gecenin müstesna bir tarafı da Berat Kandili olması. Bu vesileyle bu kaseti seyredenler her seyredişlerinde bir defa daha müjdelensinler. Hepinizin Berat Kandillerinizi tebrik ederiz. Allahû Tealâ’nın bizleri elele gönül gönüle daha nice Berat Kandillerine ulaştırmasını dileriz. Allahû Tealâ’dan Berat almak, Allahû Tealâ’nın indinde beraat etmek bu gecenin muhtevası içinde. İnsanlar bir şeylerle suçlanırlar, sonra mahkemenin huzuruna çıkarlar bir kısmı mahkûm olur, bir kısmı beraat ederler yani aklanırlar, suçlarının olmadığı ispat edilmiş olur.

İşte bu gece, Allahû Tealâ ile öyle bir gecenin içindesiniz ki bu gece Beraat Kandili gecesi. Bu gece, Allah’tan mağfiret dileyeceksiniz. Bu gece, Allah’tan af dileyeceksiniz. Bu gece, Allah’ın sizi beraat ettirmesini talep edeceksiniz. Suçsuz bir insan, hatasız bir insan hiç yaratılmadı. Herkesin hataları olur, herkesin günahları olur; mutlaka olur. Öyleyse Allahû Tealâ’nın affetme sistemine, Allahû Tealâ’nın cezalandırma ve mükâfatlandırma sistemine dikkatle bakın, Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’ine koyduğu hükümler hiç de insanların zannettiği gibi değil. Allahû Tealâ: “Kıyâmet günü mizanlarımızı kurarız. Kimin sevapları günahlarından fazla olursa onları cennetimize alırız. Ebediyyen cennetimizde kalırlar.” diyor.

Mu’minûn Suresinin 102. âyet-i kerimesi:

23/MU’MİNÛN 102: Fe men sekulet mevâzînuhu fe ulâike humul muflihûn(muflihûne).

O zaman kimin mizanı (sevap tartıları) ağır gelirse işte onlar, felâha erenlerdir.

Bir sonraki âyet-i kerimede, Mu’minûn-103’de Allahû Tealâ diyor ki:

23/MU’MİNÛN 103: Ve men haffet mevâzînuhu fe ulâikellezîne hasirû enfusehum fî cehenneme hâlidûn(hâlidûne).

Ve kimin mizanı (sevap tartıları) hafif gelirse, işte onlar, nefslerini hüsrana düşürenlerdir. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacak olanlardır.

“Kıyâmet günü mizanlarımızı kurarız. Kimin günahları sevaplarından fazla olursa onların gidecekleri yer cehennemdir. Onlar, hüsranda olanlardır. Onlar, cehennemde ebediyyen kalacaklardır.”

Öyleyse bir kişi hem günahların sahibidir hem de sevapların sahibidir. Sözüme dikkat edin, son derece önemli bir şey, önemli olan günahların olmaması değildir; bu mümkün de değildir zaten. Önemli olan sevapların günahlardan fazla olmasıdır. İşte insanların yanlış anladığı ve asırlardan beri dîn âlimlerinin insanların kafasına yanlış şeyler soktuğu dizayn ve bir takım hadîslerin; insanlar tarafından uydurulmuş hadîslerin devreye girmesine sebebiyet veren inanç şu; insanlar önce cehenneme girerler, orada günahları ne kadarsa onların cezasını çekerler, ondan sonra da sevaplarının gereği olarak Allahû Tealâ onları oradan alır, cennetine ulaştırır.

Kur’ân-ı Kerim 34 tane âyet-i kerimeyle bu tarzdaki bir düşünceye arkasını dönüyor, sırtını dönüyor. “Hayır” diyor, “Böyle bir şey yok.” Allahû Tealâ’nın söylediği şey; “Böyle bir şey yok. Ya cehenneme gireceksiniz ya da cennete gireceksiniz.” Cehenneme girenler cehennemden asla çıkmayacaklar; çıkmaları mümkün değil. Cennete girenler de cennetten asla çıkmayacaklar. Onların da çıkmaları mümkün değil. Ne zamana kadar devam edecek bu? Cennetin ve cehennemin gökleri çatlayıncaya kadar. O zaman herkes, cennet de cehennem de içinde bulunan insanların enerji bedenleri de hepsi birden enerjiye çevrilecek, arkadan da Allahû Tealâ enerjiyi nasıl yaratmışsa onu yok edecek, sadece Kendisi kalacak.

55/RAHMÂN 27: Ve yebkâ vechu rabbike zûl celâli vel ikrâm(ikrâmi).

Ve celâl ve ikram sahibi Rabbinin Vechi (Zatı) bâki kalacaktır.

Allahû Tealâ: “Her şey fani olacaktır. Zülcelâl-i vel-ikrâm olan senin Rabbin bâki kalacaktır.” diyor.

İşte kâinatı yaratmadan evvel Allah var mıydı? Elbette vardı. Ne kadar geriye giderseniz gidin, hep vardı. Ve bu noktayı bir nirengi noktası kabul edin, ne kadar ileriye giderseniz gidin Allahû Tealâ gene var olmakla devam edecek. Ne geçmişe dönük olarak ne de geleceğe dönük olarak; Allah’ın mevcut olmadığı bir yer, Allah’ın mevcut olmadığı bir zaman parçası, Allah’ın mevcut olmadığı zamandan evvelki devre, Allah’ın mevcut olmadığı zamandan sonraki devre, böyle bir şey yok. Hep var, hep var olmakta devam edecek. Ama kâinat başlangıçta yoktu ama insanlar başlangıçta yoktu, hayvanlar, bitkiler, canlılar, cansızlar hiçbir şey yoktu. Sadece Allah vardı ve yokluk vardı. Ve Allah yaratmayı diledi, enerjiyi yarattı. Enerjiden maddeyi yarattı. Maddeden atomları oluşturdu ve atom yapısına paralel olarak mikro âlemde bir kâinat dizayn etti, makro âlemde bir kâinat dizayn etti. Dikkat edin, en küçük bir nesnede bir kâinat yatmakta. Bir atom, onun dizaynına dikkatle bakarsanız merkezdeki bir proton ve çevresinde dönen elektronlarla bir güneş sistemini temsil eder. Mikro âlemdeki atom, makro âlemdeki güneş sistemidir. Hep aynı kanunlar; merkezde bir merkezî çekim gücü, çevrede merkezkaç kuvvetine göre dönmekte olan ne merkezden kopabilen ne de merkeze yapışması mümkün olan, ikisinin de mümkün olmadığı bir hız ve merkeze yakınlık. Aynı hızla merkezden uzak olsa sistem, merkezden kopacak, aynı hızla sistem merkeze yakın olsa merkeze yapışacak. Ama Allahû Tealâ öyle bir dizayn koymuş ki hareket halinde olan bu sistemin hızıyla manyetik alan çarpımı daima birbirine eşit. Ama yörünge dairesel değil, eliptik. Bu eliptik yörüngenin merkeze en yakın yeri de en yüksektir, en düşük manyetik alan var. Merkeze en uzak noktasında, en yüksek manyetik alan en düşük hız var. En uzak olduğu noktada neden böyle? Çevrede dönen elektron merkezden kopmasın diye. En yakın noktada neden bunun tersi söz konusu? Orada da merkeze yapışmasın diye. Sistemleri dizayn eden Allahû Tealâ öyle bir muhteva koymuş ki bir elektron, bir protonun etrafındaki bir tek yörüngedeki dönüşünde 2 defa Allahû Tealâ’dan enerji alır, 2 defa bu enerjiyi tekrar Allah’a geri gönderir. Nasıl hayranlık duymazsınız ki? O, her şeyin sahibine nasıl hayranlık duymazsınız ki? Maddenin arkasında yatan hakikatleri size de öğretseydi, O öğrettiği zaman bir atom âliminin bilmediği şeylerin sizin tarafınızdan öğrenilmesinin nasıl mümkün olduğunu anlardınız.

İşte Allahû Tealâ’nın dizaynı, kâinatın dizaynıdır. Ve Kur’ân-ı Kerim her şeyden ama her şeyden evvel bir ilim kitabıdır, sonra da sadece zahirî âlemin ilmini değil bütün âlemlerin ilmini ihtiva ettiği için bir irfan kitabıdır. Öyleyse böyle bir dizaynda ona hayran olanlar olarak devreye girin. Allah’tan önce hoşlanırsınız, sonra onu seversiniz (2), sonra Allah’a âşık olursunuz (3), sonra da Allah’a hayran olursunuz. Ve yaşadığınız sürece hep hayran olmakta devam edersiniz. Hayran olmanın, âşık olmaktan farkı var mı? Çok büyük bir fark var; Âşık olanlar aynı seviyede olabilirler ama hayran olan, hayran olunanla aynı seviyede olamaz. Hayran olunan, o mutlaka üstün pozisyondadır, ma-fevk durumdadır. İşte ben Allah’ın kölesiyim; mahluk olan benim, mabud olan O’dur; Allah’tır. Ve O’na ne kadar hayran olursanız, O’nun köleliğini o kadar benimsemişsiniz demektir. Ve bu kölelik sonsuz hüviyeti mutlaka yakalayıp ayaklarınızın ucuna gelip serer. Evet, yanlış işitmediniz, en büyük kölelik en yüksek hürriyeti getirir çünkü. Siz Allah’a köle olabildiğiniz zaman, zaman sizin için artık geçilebilir bir fonksiyondur. Mekân sizin için artık aşılabilir bir fonksiyondur. Bunların ne demek olduğunu yaşadığınız zaman anlarsınız. Bir tayyi mekan müessesesi, mekânın tay edildiği devreden çıktığı ve en uzakların en yakına geldiği bir statüyü ifade eder. Zamanın da bast edilmesi söz konusudur. Bir anda belli bir hızla, mutlaka belli bir zaman parçasına ulaşmanız lâzım gelen şu dünyadaki itiş kuvvetlerine dayalı bir gidişinizin yerine, Allahû Tealâ’nın bast-ı  zamanını gerçekleştirdiği zaman, uzakların bir anda yakın olduğunu görürsünüz. Yani başka bir ifadeyle sonsuz hızın sahibi olursunuz. İşte bu sonsuz hız, bütün insanlara verilmiştir ama bir küçücük farklılıkla; Allahû Tealâ’dan, O’nun hızından bir küçücük farklılıkla, Allah’ın yaratıcı olarak öyle bir hızı vardır ki o hız, zamanı sıfırlar.

Hiçbir mahlûkta zamanı sıfırlayabilen bir hız mevcut değildir. Bütün mahlûkatın hızının son noktası düşünce hızıdır. Mânâsı; düşündüğünüz zaman, zaman adı verilen faktörden bir belli boyutu mutlaka devreye almak mecburiyetindesiniz, başka bir alternatifiniz yok. Belki misalle daha iyi anlarsınız Size desem ki kendinizi kapının önünde düşünün, düşündünüz; diyelim ki 1 saniyelik bir zaman parçası kullandınız. Diyorum ki şimdi Amerika’daki hürriyet heykelinin üzerinde düşünün kendinizi, gene düşündünüz. Sözüme dikkat edin, aynı zaman parçası için düşündünüz ama birinde mesafe 10 metre, ötekinde başka ülkelerde olduğu için kim bilir kaç bin km’lik bir mesafe. Ay’da düşünün dedim, gene düşündünüz; gene aynı zaman parçası kullandınız ama bu sefer iki yüz küsür bin km. öteden bir varlığa ulaşmak üzere bir düşünceniz var. Aynı zaman parçasında mesafe bu kadar oldu. Şimdi diyorum ki size, kâinattaki en uzak gezegeni tahayyül edin, orada düşünün kendinizi, gene düşündünüz. Aynı zaman parçasında düşündünüz ama mesafe sonsuz oldu.

İşte Allahû Tealâ’nın koyduğu kanun şu; eğer bir madde veya bir partikül bulunduğu âlemin parçası değilse, o sisteme sahip değilse o, ışık hızının ötesinde düşünce hızına kadar ulaşabilen bir sonsuz hızın sahibi olabilir. İşte böyle bir dizaynın yaratıcısı O’dur. O, hiçbir âleme ait değildir, âlemler O’na aittir. O, âlemleri yaratandır. Biz mi? Biz sadece bir parçayız, âlemlerden bir parça. Fizik vücudumuz mu? Zahirî âlemin bir parçası. Nefsimiz mi? Berzah âleminin bir parçası. Ruhumuz mu? Emr âleminin bir parçası. Öyleyse hep mevcutlardan birer parçayı oluşturuyoruz. Ne kadar açık değil mi, mahlûk olduğumuz. İşte Allahû Tealâ lütfetmiş de insan adı verilen mahlûkuna sonsuz hızı bahşetmiş; düşünce hızını bahşetmiş. Zamanın bir tek saniyesinde düşünceniz en uzak gezegene, sonsuz uzaklıklara ulaşabilir. Düşünmeniz yeterlidir. Ama söylediğim gibi bir boyutunuz da hızdır. Bir başka boyutunuz daha var tabii;  kendinizi 3 boyutlu zannediyordunuz ben bunları söyleyene kadar. Yükseklik, genişlik, derinlik; işte diyordunuz ki 3 boyutumuz. Hayır, efendim 3 boyutlu değilsiniz, 5 boyutlusunuz. 3 boyutunuz; yükseklik, genişlik, derinlik. 4. boyutunuz, zaman. 5. boyutunuz, hız. Bilmem anlatabildim mi?

Eğer bir gün bu konuları merak ederseniz size saatlerce anlatabilirim. Ama bu akşam, bu akşam berat kandili. Bu berat kandilinde size doğru düşünme alışkanlığının yerine Beraat Kandilini anlatayım. Onunla olan ilişkinizin bu gece nasıl olması lâzım geldiğini söyleyeyim. Evvela bir sualim var size, mutlu olmak istiyor musunuz? Bana bir insan gösterebilir misiniz ki mutlu olmayı dilemesin. Var mı acaba böyle bir insan dünya üzerinde? Laf aramızda ben hiç zannetmiyorum. Ama siz öyle diyorsanız, bana birkaç tane misal verin. Herkes mutluluğunun peşinde, herkes mutlu olmak istiyor ve bu zavallı insanlar; mutlu olmak isteyen bu insanlar aslında Allahû Tealâ’nın kendilerini mutlu olmak için yarattığının da farkında değiller. Kendilerine mutlu olmanın bütün anahtarlarının teslim edildiğinin de farkında değiller. Ve şeytanın elinde oyuncak olan insanların büyük çoğunluğu sadece mutsuz kitleleri oluşturuyor. Neden biliyor musunuz? Allah’ın ilmine kıymet vermedikleri için. Bilseler ki mutlu olmanın bütün standartlarına sahipler, o zaman zaten mutlu olacaklar ama bilmiyorlar. Kendilerini mutsuzluğa mahkûm edilmiş zannediyorlar. Oysaki kendi kendilerini mutsuzluğa mahkûm etmişler. Bilinçsizlik sebebiyle, cehalet sebebiyle. Sizlere âlimlerimizin cehaletinden bahsediyorum. Öyleyse biliyorlar mı? Hayır, ne yazık ki bilmiyorlar.

İşte o bilmediğiniz şeyleri onların da dîn öğretenlerin de bilmediği şeyleri; onları biz öğreteceğiz size. Mutluluk denilen müessesenin bu gece yaşanmasını, Allahû Tealâ ile ilişkinizin gerekli boyutlarda kurularak, bu gece O’na yalvarmanızı, yakarmanızı istiyorum. Bu gece Allah ile sizin aranızda bir bütünleşme olmalı. Müstesna bir gecede yaşıyorsunuz, Berat Kandili gecesi. Eğer berat kelimesini, tek -a- ile kullanıyorsanız; bu Allah’tan aldığınız bir aklanma belgesinin adıdır. Eğer iki -a- ile kullanıyorsanız; bu da o aklanmanın adıdır; beraat etmek. Öyleyse Allahû Tealâ’nın bu berat gecesinde, sizin Allah’ın kanunlarına göre beraat etmeniz söz konusu. İşte bu gece ona çalışın. Allahû Tealâ’dan affedilmenizi, size mağfiret edilmesini, günahlarınızın sevaba çevrilmesini dileyin. Aslında neden bunları söylüyorum? Şunun için söylüyorum; bu imkân berat kandili olmadan da size verilmiş ama siz bilmiyorsunuz. Herkes Allah’ın böyle bir ihsanla onlara ulaştığının farkında bile değil.

Allahû Tealâ diyor ki: “Bana ulaşmayı dileyin. Ben sizi mutlaka o zaman mürşidinize ulaştırırım.”

Allahû Tealâ diyor ki: “Mürşidinize ulaşınca ne olur bilir misiniz? Mürşidinize ulaştığınız zaman Ben sizin bütün günahlarınızı önce affederim, sonra bir defa daha affederim yani onları sevaba çeviririm.”

Gerçek mi? Kesin bir gerçek. İşte kim mürşidine ulaşırsa kalbine îmân yazılır, mü’min olur. Bu noktadan itibaren o kişi zikir yapmaya başlar ve zikir yaptığı sürece de amilüssalihat adı verilen nefsini ıslah edici ameller işler. İşte Allahû Tealâ’nın tarifi; Furkân-69’da cehenneme gideceklerden bahsediyor Allahû Tealâ, onların günahlarının devamlı arttığından bahsediyor.

25/FURKÂN 69: Yudâaf lehul azâbu yevmel kıyâmeti ve yahlud fîhî muhânâ(muhânen).

Kıyâmet günü onun azabı kat kat artar. Ve orada alçaltılmış olarak ebediyyen kalır.

Ve Furkân-70:

25/FURKÂN 70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûran rahîmâ(rahîmen).

Ancak kim (mürşidi önünde) tövbe eder (böylece kalbine îmân yazılıp, îmânı artan) mü’min olur ve salih amel (nefs tezkiyesi) yaparsa, o taktirde işte onların, Allah seyyiatlerini (günahlarını) hasenata (sevaba) çevirir. Ve Allah, Gafur’dur (günahları sevaba çevirendir), Rahîm’dir (rahmet nuru gönderendir).

“Ama tövbe edenler, mürşidlerinin önünde tövbe edenler; böylece mü’min olanlar ve nefsi ıslah edici ameller, amilüssalihat yapanlar.” diyor Allahû Tealâ. Sonra özelliği söylüyor: “Allah, onların bütün günahlarını sevaba çevirir.” Ne zaman? Tövbe ettikleri zaman.

Dikkat edin, Bir tövbe var; Allahû Tealâ’dan günahlarınızın affedilmesini istersiniz; bu, bir tövbedir. 2. tövbe; mürşidin önünde yaptığınız tövbedir. Allah’a ulaşmayı diliyorsunuz; ön şart bu. Dilemezseniz, bu hedeflerin hiçbirine ulaşamazsınız. Dilediğinizi kabul edelim, Allahû Tealâ’nın size mutlaka mürşidinizi göstermesi lâzım. Bunu yapmak için, bunu sağlamak için irşad makamıyla aranızda bulunan hicab-ı mestureyi çeker alır sizden. İrşad makamından o güne kadar nefret ederken, ona sevgi duyamazken birden bire muhabbet beslemeye başlarsınız. Çünkü hicab-ı mesture alınmıştır. İrşad makamıyla herkesin arasında bulunan gizli perde alınmıştır. Allahû Tealâ bunu o kişiyi mürşidine ulaştırabilmek için yapar ki kişi, huşûya ulaştığında hacet namazını kılsın da Allah hicab-ı mestureyi aldığı bu kişiye mürşidini gösterebilsin. Gösterir, gösterdiği zaman kişi mürşidine ulaşır, önünde diz çöker; tövbe eder. Bunu yaptığı anda bütün günahları Furkân Suresinin 70. âyet-i kerimesi gereğince sevaba çevrilir. Bu tövbenin özelliği ne? Furkân-70, bunu anlatıyor;

Madde-1: Tövbe yapılacak.
Madde-2: Bu tövbe kişiyi mü’min kılacak.
Madde-3: Mü’min olan bu kişi, nefsi ıslâh edici amellerde bulunacak yani amilüssalihat yapacak. Asıl ifade, tasavvufta kullanılan ifade; nefs tezkiyesini gerçekleştirecek. Ve Allah’tan rahmet, fazl ve salâvât isimli 3 tane nur göğsüne gelecek, göğsünden kalbine girecek, kalbinin mührünü kalbin altına indirecek, zülmanî kapıyı kapalı tutacak.

3 tane nurun zikir boyunca baskısı mührün üzerinde devam edeceği için mühür, hep zulmanî kapının üzerinde duracak; şeytanın karanlıklarının o kişinin kalbine girmesini engelleyecek. Ve yukarıdaki rabbanî kapıyı kapatmakta olan bu mühür aşağı indiği için rabbanî kapı açılmıştır. Zikir boyunca oradan içeri rahmet, fazl ve salâvât isimli 3 nur devamlı girer. Bu giren nurlar, zikir boyunca nefsin kalbindeki bütün karanlıkları kapı dışarı eder, zikir boyunca o kişinin kalbinde hiçbir karanlık kalmaz. Allah’ın nurları o karanlıkları dışarı atmıştır. Zikir boyunca kalbin yeniden kararması söz konusu değildir. Ne zamanki zikir biter, kalp tekrar eski pozisyonuna dönecektir. Neden? Çünkü zikir bittiği zaman rahmetin, fazlın ve salâvâtın gelmesi söz konusu değil. Öyleyse mührün üzerindeki baskı birdenbire yok olur. Kalpte yok olunca aşağıdan iten karanlıkların gücü mührü tekrar yukarıya, ait olduğu ana kapıya, rahmanî kapıya ulaştırır. Mânâsı; nefsinizin kalbinin; îmân kelimesinin etrafında biriken nurlar hariç, geri kalan kısmın tamamen kararmasını ifade eder bu. İşte böyle bir alışveriş, devamlı nurların kalbinize gelişi, kalbinizi işgal etmesi, îmân kelimesinin etrafında fazılların giderek daha çok, daha çok, daha çok toplanması. %7 nur birikimi; Nefs-i Emmare, bir daha %7 nur birikimi; Nefs-i Levvame, bir daha %7 nur birikimi; Nefs-i Mülhime, 4.’sü gene %7 Mutmainne, 5.’si Radiye, 6.’sı Mardiyye, 7.’si Tezkiye, 7 defa %7 nur birikimi; %49, huşûda kazandığımız %2’yle beraber nefsimizin kalbindeki nurlar %51’e ulaştı. Mânâsı, Allah’ın nurları karanlıklara hâkim olur. İşte buraya Allah’ın yardımıyla ulaştınız. Bu konunun belki can alıcı noktası, insanların hiç bilmediği noktası mürşidine ulaştığı zaman kişi, Allah’ın onun bütün günahlarını sevaba çevirmesi yani ona mağfiret etmesidir. Söz vermiş Allahû Tealâ, diyor ki: “Allah abesle iştigal etmez, Allah’ın katında söz değiştirilmez.”

50/KAF 29: Mâ yubeddelul kavlu ledeyye ve mâ ene bi zallâmin lil abîd(abîdi).

“Katımda söz değiştirilmez. Ve Ben, kullarıma zulmedici değilim.”

 

23/MU’MİNÛN 115: E fe hasibtum ennemâ halaknâkum abesen ve ennekum ileynâ lâ turceûn(turceûne).

Öyleyse Bizim, sizi abes olarak (boş yere) yarattığımızı ve Bize döndürülmeyeceğinizi mi zannettiniz?

Söz vermiş, kim mürşidine ulaşırsa, Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide ulaşırsa, o kişi mürşidine ulaştığı an onun bütün günahları Allahû Tealâ tarafından sevaba çevrilir.

İşte bu gece, berat kandili gecesi, Allahû Tealâ’dan gene bunları dileyin ama aynı zamanda da bilin ki Allah’ın istediği şey, güçlük çıkarmak değildir, kolaylaştırmaktır. Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA 185: Şehru ramadânellezî unzile fîhil kur’ânu huden lin nâsi ve beyyinâtin minel hudâ vel furkân(furkâni), fe men şehide minkumuş şehra fel yesumh(yesumhu), ve men kâne marîdan ev alâ seferin fe iddetun min eyyâmin uhar(uhara) yurîdullâhu bikumul yusra ve lâ yurîdu bikumul usra, ve li tukmilûl iddete ve li tukebbirûllâhe alâ mâ hedâkum ve leallekum teşkurûn(teşkurûne).

Ramazan ayı ki, insanlar için hidayete erdirici (hidayete erme, Allah’a ulaşma vesilesi) ve beyyineler (açık deliller ve ispat vasıtaları) ve Furkan (hakkı bâtıldan ayırıcı) olarak Kur’ân, Hüda tarafından onda (o ayın içinde) indirildi. Artık içinizden kim bu aya (yetişir de ramazan ayını görüp) şahit olursa o zaman onu, oruç tutarak geçirsin. Ve kim, hasta veya yolculukta olursa, o taktirde (tutamadığı günlerin sayısı) diğer günlerde (oruç tutarak) tamamlanır. Allah sizin için kolaylık diler, zorluk dilemez. (Size bu kolaylık) sayıyı tamamlamanız ve sizi hidayet erdirdiği şeye karşılık (sizin de) Allah’ı tekbir etmeniz (yüceltmeniz) içindir. Umulur ki böylece siz (bütün bu kolaylıklara) şükredersiniz.

“Allah sizin için güçlük dilemez. Allah sizin için kolaylık diler.”

Bunları da vesile kılmış, Kandil gecelerini de vesile kılmış ki insanlar bu gecelerde sabaha kadar Allahû Tealâ’yla hemhal olsunlar, sabaha kadar bu dizayn içerisinde Allahû Tealâ’dan günahlarının sevaba çevrilmesini istesinler, Allahû Tealâ da bunun gereklerini yerine getirsin. Dikkat edin, sizin yapacağınız küçücük bir hareketin muhteşem bir bedelidir bu. Burada bir karşılaştırma yapmak imkânsız, yaptığınız şey atla deve değil. Bir mürşide ulaşıyorsunuz; sadece hacet namazı kılıyorsunuz, mürşidinizi Allahû Tealâ’dan soruyorsunuz, Allah’ın size gösterdiği mürşide ulaşıyorsunuz; yaptığınız bu kadar. Ve de burnunuzu kırıp, mürşidin önünde diz çöküp onun, Allah katında sizden üstün olduğunu kabul edip önünde diz çöküp el öpüyorsunuz. Yapamıyor musunuz? O zaman nefsinizin kalbinde bir korkunç afet var; gurur, kibir, büyüklenme afeti. İşte o afete dikkatle bakın; o sizi zebun eder. O sizi şeytana kul eder, Allah’a kul olmaktan kaçan sizi, Allah’ın önünde secde etmekten kaçan sizi, Allah’ın kölesi olmaktan kaçan sizi şeytanın kölesi yapar. Farkına bile varmadan şeytanın kölesi olursunuz. Zaten şunu kesin olarak bilin ki kim Allah’ın köleliğine niyet etmemişse, Allah’ın köleliğine adımını atmamışsa o, kesin olarak Kur’ân-ı Kerim’in söylediğine göre şeytanın kölesidir.

Allahû Tealâ’nın bizden aldığı yemini hatırlayın; hadi beraber bakalım âyet-i kerimeye, Yâsîn-60-61, Allahû Tealâ diyor ki:

36/YÂSÎN 60: E lem a’had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta’budûş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubinun).

Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.

36/YÂSÎN 61: Ve eni’budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).

Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

“Ey Âdemoğulları! Ben sizlerden ahd almadım mı şeytana kul olmayacaksınız diye, şeytana kul olmaktan kendinizi kurtaracaksınız diye? Çünkü şeytan size apaçık bir düşmandır. Ve Ben sizden bu noktadan itibaren Bana kul olun diye ahd almadım mı? Bu da Sıratı Mustakîm’dir.”

Öyleyse sadece 2 tane alternatifiniz var;

Madde-1: Nefsinizde ful afetlerle doğarsınız.
Madde-2: Nefsinizin kalbinde küfür kelimesi yazar.
Madde-3: Nefsinizin kalbi mühürlüdür.

Hiç kimse için istisna koymamış Allahû Tealâ. Herkes bu standart üzere doğar, herkesin doğuşu sıfır günahladır, herkes günahsız; masum olarak doğar ama herkes de kalbinde küfür kelimesi yazarak ve kalbi mühürlü olarak doğar. İşte bu dizaynı değiştirmek üzere harekete geçmek mecburiyetindesiniz. Allah’a ulaşmayı dileyeceksiniz. Ve Allahû Tealâ bunun üzerine irşad makamıyla aranızda bulunan hicab-ı mesture adlı ondan nefret etmenizi sağlayan bir gizli perdeyi çekip alacak; nefret, sevgiye dönüşecek. Allahû Tealâ bunu niçin yapıyor size? Sizi mürşidinize ulaştırmak ve Kendisine ulaştırmak istediği için. Hacet namazını kıldığınız zaman şeytanın orada göreceğiniz rüyaya müdahale etmesine Allah, asla müsaade etmez. Çünkü sizi istiyor. Siz Allah’a ulaşmayı istemişseniz, Allah’ın sözü var:

42/ŞÛRÂ 13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

“Kim Bize ulaşmayı dilerse, Biz de onu Kendimize ulaştırmayı dileriz. Biz kimi Kendimize ulaştırmayı dilersek mutlaka onu Kendimize ulaştırırız.”

Bu maksatla hicab-ı mestureyi alıyor Allahû Tealâ. Bu maksatla size söz vermiş, “Mutlaka Sıratı Mustakîm’e ulaştırırım yani mutlaka mürşidinize ulaştırırım.” diyor.  Mürşidin ruhu kişinin başının üzerine geldiği zaman ruhu vücudundan ayrılıp Allah’a doğru yola çıkar, mutlaka çıkar. İşte o gün hayatınızın günahlar ve sevaplar açısından en büyük hediyesini alırsınız. Zaten sevaplarınız olduğu yerde durur ama o güne kadar işlediğiniz ne kadar günah varsa onların hepsi, dikkat edin kul hakkı bunların içinde; o da dahil bütün günahlarınız sevaba çevrilir.

İşte Allah’ın bu özel gecelerinde Allahû Tealâ’dan bunları istersiniz, günahlarınızı Allahû Tealâ’nın affetmesini istersiniz ve bütün gece sabaha kadar bunun dileğinde bulunursunuz. Ama insanların çoğu bilmezler ki hacet namazını kılıp Allah’tan sorsalar, mürşidlerini ona ulaştıkları gün, koca beraat gecesinde istediğiniz her şeyin beraatı elinize teslim edilir, bütün günahlarınızdan birden beraat edersiniz. Öyleyse görüyorsunuz karşılaştırma ne kadar basit;   birinde bütün gece Allahû Tealâ’ya yalvaracaksınız; niyazda bulunacaksınız ve Allahû Tealâ günahlarınızı belki onların bir kısmını affedecek. Ama mürşidinize ulaştığınız gün Allah sözünü mutlaka tutar, o gün bütün günahlarınız sevaba çevrilir, sevaplarınız olduğu yerde durur.

Hadi gelin beraber bakalım ne diyor Allahû Tealâ Nisâ-64’de? Diyor ki: “Habîbim, o günahkârlar, nefslerine zulmedenler sana gelselerdi ve önünde diz çöküp tövbe edip el öperek Allah’tan günahlarının affını isteselerdi, sen de onların resûlü olarak onların günahlarının affını isteseydin; Allah’ın her iki talebi de kabul ettiğini görecektin.”

4/NİSÂ 64: Ve mâ erselnâ min resûlin illâ li yutâa bi iznillâh(iznillâhi). Ve lev ennehum iz zalemû enfusehum câûke festagferûllâhe vestagfera lehumur resûlu le vecedûllâhe tevvâben rahîmâ(rahîmen).

Ve Biz, (hiç) bir resûlü, Allah’ın izniyle kendilerine itaat edilmesinden başka birşey için göndermedik. Ve onlar nefslerine zulmettikleri zaman, eğer sana gelselerdi, böylece Allah’tan mağfiret dileselerdi ve Resûl de onlar için mağfiret dileseydi, mutlaka Allah’ı, (iki tarafın da) tövbelerini (onların tövbesini ve Resûl’ün mağfiret talebini) kabul eden ve rahmet edici olarak bulurlardı.

Ne demek istiyor? Yani sahâbe günahlarının affını istiyor, Allahû Tealâ affediyor. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de onların günahlarının affedilmesini istiyor, bir defa daha affediyor. 2. af neyi ifade ediyor? Affedilmiş olan günahların, sıfırlanan günahların bir defa daha affedilmesini yani o kadar daha dereceyi sahâbenin kazanmasını yani günahların sevaba çevrilmesini. İşte Allah’ın bu kadar büyük ve bu kadar kolay ihsanlarına muhatapsınız. Ama çoğunuz, özellikle size dînlerinizi öğretenler Allah’ın bu büyük hakikatlerinden haberdar olmadan ömürlerini geçiriyorlar. Ol mahiler ki derya içredir, deryayı bilmezler. İşte Allah’ın bütün güzellikleri sizin için. Hepiniz mutlu olmayı istiyorsunuz ama bu şeytan ne mene bir mahlûktur ki sizleri Allah’ın bütün güzelliklerinden uzaklaştırmayı başarıyor. İnsanların büyük kısmının mutsuz olduğuna dikkatle bakın, neden kaynaklanıyor bu? İnsanların cehaletinden kaynaklanıyor, Allah’ın emirlerini bilmemekten kaynaklanıyor. İşte bugün bilgisayarlar var, bu bilgisayarların tekniğini bilmiyoruz, bilmediğimiz için bilenlerin bir anda ulaşabilecekleri neticelere biz ulaşamadıktan başka, belki de onlara müdahale ettiğimiz zaman sistemi karmakarışık edip daha azami problemlere neden oluyoruz; işte tıpkı bunun gibi. Allah’ın ilmi kompüter ilmine nazaran çok daha karmaşık bir ilimdir. Ama eğer O öğretmeninizse o zaman dünyadaki en kolay ilimdir, niye?

Madde-1: Allahû Tealâ kalp gözünü açar ve size öğretmek istediklerini gösterir.
Madde-2: Bu gösterdiklerinin her birini bütün detaylarıyla gene kalbinizdeki kulağa söyler.

Kelime kelime öğrenirsiniz. Görüyorsunuz kalp gözünüzle, ondan sonra da kalbinizdeki kulakla Allah’ın söylediklerini dinleyip neticeye ulaşırsınız. Yeter mi? Hayır, yetmez. Bunun arkasından da Allahû Tealâ size gösterdiği (madde-1), size öğrettiği (madde-2) o hakikatlerin Kur’ân’daki âyetlerini birer birer gösterir. Ve o gösterdiği âyetlerle konuyu perçinleştirirsiniz. Gördüğünüz, işittiğiniz konularda hükme varırsınız yani hikmet sahibi olursunuz. İşte o kâinattaki, kâinatın mürşididir. Ve sizi de bizi de hepimizi devamlı sonsuz ilmiyle teçhiz eder.

İşte mutluluk mu diyorsunuz adına, o mutluluğu en çok yaşayanlar, en büyük boyutta yaşayanlar O’nun köleleridir. Biz o bahtiyar kölelerden olmanın huzuru içindeyiz. Şuanda dünya üzerinde Allah’a en çok köle olan kişiyi dinliyorsunuz. Biz bu köleliğin sonsuz mutluluğunu yaşıyoruz. Biz bu köleliğin sonsuz hürriyetini yaşıyoruz. Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de söylediği bütün konuların bize öğrettiği kadarını mutlaka biliriz. Bilmediklerimize gelince hiçbir zaman problem değildir, neden? Çünkü bilenle aramızda heart line var yani kalp hattı yani “hat” diyorlar ya; hat, telefon hattı. Bizimle de O’nun arasında kalp hattı var. Bilmiyor muyuz? Sorarız, her şeye kaadirdir.

Hadi gelin bakalım, ne diyor Allahû Tealâ? Diyor ki: “fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn.”

Ne diyor Allahû Tealâ, hangi âyette ne diyor? Enbiyâ Suresinin 7. âyet-i kerimesinde bunu söylüyor işte. “Eğer bilmiyorsanız zikir ehline sorun. Daimî zikrin sahiplerine sorun. Ehl-i tezekküre sorun.” diyor.

21/ENBİYÂ 7: Ve mâ erselnâ kableke illâ ricâlen nûhî ileyhim fes’elû ehlez zikri in kuntum lâ ta’lemûn(ta’lemûne).

Ve senden önce, vahyettiğimiz rical (erkekler)den başkasını göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline (daimî zikrin sahiplerine) sorun.

Ehl-i tezekkür ne gam bilmemekte, bilmediği şeyleri hemen ulaştırıyor hayran olduğu Yüce Allah’a. Ve Allahû Tealâ lütfedip cevabını verirse işte konu aydınlanmıştır bile. Kişi yeni bir hükmün sahibi olmuştur. Kim o kişi? Ehl-i tezekkür. Ehl-i tezekküre dikkatle bakın, ehl-i tezekkür, ehl-i tefekkür değildir. Ehl-i tefekkür, fikir ehlidir. Yani îmânı zikreden kişi. Düşünce alanı sadece öğrenebildiği alandır. Oraya kadar düşünceler ulaşır, orada durur ve daha öteye geçemez kişi. Ama ehl-i tezekkür; nerede takılırsa, ufku nerede kapatılırsa Allahû Tealâ ona yeniden bir ufuk açar. Bir süre sonra gene tıkandı, yeniden bir ufuk açar. Hiç bitmez. Allah’ın sırları mı, sonsuzdur ama Allah’ın açtığı kapılar da sonsuzdur. Hiçbir zaman bu sonsuzluğun sonuna varamazsınız, bir insan olarak yaratıldığınız için. Ama şunu kesinlikle bilin ki eğer öğreten Allah ise bilenlerin hepsinden daha iyi bilirsiniz; çünkü sizin öğretmeniniz Allah’tır.

Öyleyse insanlar hükümler koyarlar; Kur’ân-ı Kerim’in müteşabih âyetlerini bilmek için bilmem kaç bin tane hadis ezberleyecekmişsiniz. Arapçayı ana diliniz gibi konuşacakmışsınız, …… Arapça grameri de bilecekmişsiniz, akaid öğrenecekmişsiniz, kelam öğrenecekmişsiniz, fıkıh öğrenecekmişsiniz, daha neler neler. Allahû Tealâ gelip bunların hepsinin üzerine bir çarpı işareti çiziyor, hepsini atıyor. Diyor ki: “Sadece ehl-i tezekkür olacaksınız.” Bu kadar. Öyleyse bütün bu masallar, bütün bu olması lâzım gelenler hepsi insanların uydurduğu şeyler. Allah’ın hakikatlerine gelince ehl-i tezekkür olmanız bu konuyu bitiriyor. Ciddi mi? Gelin beraber bakalım, Âli İmrân Suresi 7. âyet-i kerime:

3/ÂLİ İMRÂN 7: Huvellezî enzele aleykel kitâbe minhu âyâtun muhkemâtun hunne ummul kitâbi ve uharu muteşâbihât(muteşâbihâtun), fe emmâllezîne fî kulûbihim zeygun fe yettebiûne mâ teşâbehe minhubtigâel fitneti vebtigâe te’vîlihi, ve mâ ya’lemu te’vîlehû illâllâh(illâllâhu), ver râsihûne fîl ilmi yekûlûne âmennâ bihî, kullun min indi rabbinâ, ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb(elbâbi).

Kitab’ı sana indiren O’dur. Onun bir kısmı muhkem (hüküm ihtiva eden, mânâsı açık olan) âyetlerdir, onlar Kitab’ın esasıdır ve diğerleri, muteşâbihtir (yoruma açık âyetlerdir). Fakat kalplerinde eğrilik (bâtıla meyil) bulunanlar, bu sebeble muteşâbih olanlara (yorum gerektirenlere) tâbî olurlar. Ondan fitne çıkarmak için, onun te’vilini (yorumunu) yapmak isterler. Ve onun te’vilini Allah’dan başka kimse bilmez ve ilimde rusuh sahipleri ise: “Biz O’na îmân ettik, hepsi Rabbimizin katındandır” derler, onlar da tezekkür edemezler, sadece Ulûl’elbab (daimi zikrin ve sırların sahipleri) (tezekkür edebilir).

“Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’deki âyetleri muhkem âyetlerdir ve müteşâbih âyetlerdir. Muhkem âyetler, Ümmülkitab’ın esasını teşkil ederler. Müteşâbih âyetlere gelince onların gerçek anlamını Allah’tan başka kimse bilmez. Kalbinde zeyg olanlar, insanların arasına fitne sokmak için o âyetleri kullanırlar; insanları birbirine düşürmek için.” Şeytanın elinde uşak olan bu insanlar, kalplerinde zeyg olanlar ki bunlara “tagut” diyor Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de. “İnsanların arasına adavet sokmak için, düşmanlık sokmak için, Allah’ın müteşâbih âyetlerini diledikleri gibi eğip bükerek yoruma tâbî tutarlar. Sırf maksatları insanların arasına fitne sokmaktır. “İlimde kökleşmiş olan rasihuna gelince, onlar da derler ki: “Ya Rabbi, biz inandık; emin olduk ki müteşâbih âyetler de muhkem âyetler de Senin katındandır.”

Ve âyet-i kerime şöyle bitiyor: “ve mâ yezzekkeru illâ ulûl elbâb: Onlar da tezekkür edemezler. Kur’ân-ı Kerim’in müteşabih âyetlerini, sadece ulûl’elbab tezekkür edebilir, mânâsına varabilir.” Kimdir ulûl’elbab? Âli İmrân-190-191:

3/ÂLİ İMRÂN 190: İnne fî halkıs semâvâti vel ardı vahtilâfil leyli ven nehâri le âyâtin li ulîl elbâb(ulîl elbâbı).

Muhakkak ki, göklerin ve yerin yaratılışında, gece ile gündüzün ardarda gelişinde, ulûl elbab için elbette âyetler (deliller) vardır.

3/ÂLİ İMRÂN 191: Ellezîne yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim ve yetefekkerûne fî halkıs semâvâti vel ard(ardı), rabbenâ mâ halakte hâzâ bâtılâ(bâtılan), subhâneke fekınâ azâben nâr(nârı).

Onlar (ulûl elbab, lüblerin, Allah’ın sır hazinelerinin sahipleri), ayaktayken, otururken, yan üstü yatarken (daima) Allah’ı zikrederler. Ve göklerin ve yerin yaratılışı hakkında tefekkür ederler (ve derler ki): “Ey Rabbimiz! Sen bunları bâtıl olarak (boşuna) yaratmadın. Sen Subhan’sın, artık bizi ateşin azabından koru.

“li ulîl elbâb, yezkurûnallâhe kıyâmen ve kuûden ve alâ cunûbihim: O ulûl’elbab kullarım var ya onlar için Allah’ı, ayaktayken de otururken de yan üstü yatarken de hep zikretmek söz konusudur.”

İşte Allah’ın köleleri, Allah’ı daimî zikirle zikredenlerdir. Onlar, Allah’ın azatsız köleleridir. Neden azatsız bunlar? Çünkü bir daha kalplerinin kararması mümkün değildir. Daimî zikrin sahibi oldukları için bir daha kalpleri asla kararamaz. Kalpleri kararamadığı için azatsız kölelerdir. Köle olmaları, bu sonsuz zevki yaşamaları hep devam edecektir. Öyleyse bütün o fakihler; nahivler; akaidler, aklıma gelmiyor şimdi o ilimlerin adları, onların hepsinin sahibi olmak mı gerekiyormuş? Yo, sadece ulûl’elbab olmak gerekiyormuş. Yani Allahû Tealâ’nın Enbiyâ Suresinin 7. âyet-i kerimesinde söylediği ehl-i zikir olmak gerekiyormuş.

İşte Allahû Tealâ bilenlerin gerçek anlamda bildiğini zannedenler olduğunu ifade ediyor. İşte insanlar ilimleri ayırmışlar, ne diyorlar? “Ha, bu mu? Bu müsbet ilimdir?”diyorlar. Hâlbuki öyle bir gafletin içindeler ki müsbet ilim adını verdiğimiz hiçbir ilim, aslında şu anda müsbet değil. Matematik ilmi diyor ki: “İki kere iki dört eder.” O, bir müsbet ilimdir. Eğer El-Cabir matematiğe negatif değerleri katmasaydı, sıfırın altındaki eksi sonsuza kadar giden negatif değerleri katmasaydı, eksi sonsuz kavramını getirmeseydi, sıfırla artı sonsuz arasındaki ilme sahip olan matematik ilmi koltuk değneği ile yürüyen bir topal olacaktı, topal  olmakta devam edecekti. Ne demek istiyoruz? Matematik El-Cabir’in matematiğe koyduğu negatif değerlerle yapısını tamamlamıştır; Kur’ân-ı Kerim’e uygun bir pozitif ilim haline gelmiştir. Ondan evvel bir pozitif ilim değildi, bir müsbet ilim değildi. Tek bacaklı bir yürümekte olan, tekleyerek yürümekte olan bir zavallı varlıktı…

Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’ine bakın, hükümleri görürsünüz, ne diyor?

51/ZÂRİYÂT 49: Ve min kulli şey’in halaknâ zevceynî leallekum tezekkerûn(tezekkerûne).

Ve Biz, herşeyden (zıttıyla kaim kılarak) çift yarattık. Umulur ki böylece siz tezekkür edersiniz.

“Biz her şeyi zıddıyla kaim kılarak çift yarattık.”

Her şeyi zıddıyla kaim kılarak.; her pozitif 1’in karşılığında negatif 1 vardır. Her pozitif 10’un karşılığında negatif 10 vardır. Her pozitif 100’ün karşılığında negatif 100 vardır. Sonsuza kadar rakamları sıralayın; sıfırdan yukarıya doğru, sıfırdan aşağıya doğru sıraladığınızda onların tam karşıtlarını bulacaksınız. Sıfırdan artı sonsuza kadar olan değerlerle, sıfırdan eksi sonsuza kadar olan değerleri bir araya getirmedikçe, beraberce dikkate almadıkça sahip olduğunuz ilim, pozitif ilim olamaz.

İşte bugün dünyanın en büyük âlimi olarak kabul ediliyor Einstein. Einstein’ın fizikteki negatif kavramlardan haberi yok. Haberi olan âlim var mı? Evet, var; De Broglie. De Broglie, kuantum nazariyesinde kuantaların maddeye eşlik eden dalgalar olduğunu söylüyor. Yakaladığı şey mi? Karşıt elektronlar. İşte pozitiflerle negatifler bir araya gelerek hükmünü icra ediyor. De Broglie’nin formülü ile Einstein’ın formülü tamamen birbirinden ayrı. Einstein… farkında bile değil. Ama De Broglie’nin kuantum nazariyesinde eğer X’lere lâzım gelen değerleri siz verirseniz birer birer, her seferinde kuantaların hızının ışık hızının ötesinde teşekkül ettiğini görürsünüz. Mânâsı, onlar bu âlemin varlığı değildir, onlar sizin fiziğinizin tersini temsil ederler; pozitif fiziğin negatif kesimini. İşte Einstein’ın bilmediği bu gerçek, en sonunda insanlar arasında çift foton olayını ortaya koydu. Bugün nükleer fiziğe girişimizi icabet ettiren konu. Bütün fotonlar ağırlıksız, kesin olarak tespit etmiş Einstein da De Broglie’de. Ama gama fotonunu bir kurşun duvara vurduğu zaman, o zaman bu gama fotunun ikiye ayrıldığını görüyorsunuz, bir elektron çıkıyor ortaya. Sözüme dikkat edin; ağırlığı sıfır olan bir nesneden bir elektron çıkıyor ortaya. Yetmez, bir şey daha çıkıyor, elektronun istikameti şöyleyse onun 180 derece tersine doğru hareket eden ikinci bir şey görünür halde ve saniyenin bilmem kaçta, belki binde biri kadar zaman parçasında onu görebiliyorsunuz; sonra kayboluyor gözden. Bizim de zamanımızın fizik âlimleri diyorlar ki: “Bu elektron, sırf bu atom sıfır ağırlıklıydı kesin.” Binlerce defa deney yapılmış sıfır ağırlıklı “O zaman 0 (sıfır) eşittir elektron ağırlığı (elektronun bir ağırlığı var, kesin olarak biliniyor) artı (+) bir başka nesnenin daha ağırlığı.” Elektronun ağırlığına ‘a’ derseniz, ikinciye de ‘b’ derseniz, sıfır eşittir a artı b (0=a+b) oluyor. Hadi bakalım çıkın işin içinden.

Lavoiser ne diyordu? “Hiçbir şey yoktan var olmaz, hiçbir şey de varken yok olmaz.” Öyleyse nasıl oluyor da bir sıfır hem bir elektron çıkartıyor hem de bir tane daha bir şey çıkartıyor? Son derece basit, 1. ağırlık pozitif, 2. ağırlık aynı ağırlık ama negatif. Pozitif değerle negatif değer birbirini götürüyor; bu kadar basit ama dünya bu gerçeği bilmiyor. Bu gerçeği bilmeyen bu cahiller, fiziğe hâlâ pozitif ilim olarak bakıyorlar. Aralarında bir De Broglie, o da bu gerçeği gene görmeden, bilemeden kuantum nazariyesini ortaya koyuyor. Nazariye, bütün boyutları gerçeği ifade ediyor. Her seferinde dalganın hızı, ışık hızının ötesinde çıkıyor. Gerçekten bu âlemde, bu âleme ait olmayan bir madde veya bir partikül ışık hızının ötesinde bir hıza kesinlikle sahiptir. Hâlbuki bu dünya üzerinde kinetik enerjiyle ittiğiniz hiçbir madde veya partikül, ışık hızını aşamaz.

Bak şimdi, berat gecesinde olur mu şimdi bunlar yani? Berat gecesinde size kalktık fizik anlattık. Ama gerekli, insanlar kendilerini ârif sanıyorlar da onun için söylüyorum bunları. Pozitif ilmin sahibi olduklarını söylüyorlar da onun için söylüyorum bunları. Siz hep bir boyut üzerinde apsis ve ordinat eksenini çizerseniz; sıfırdan artı sonsuza, sıfırdan eksi sonsuza uzanırsınız. Gene sıfırdan artı sonsuza, gene sıfırdan eksi sonsuza uzanırsınız. Ama bir… üzerinde. Düzlem geometri üzerinde yapıyorsunuz bunu. Hadi biraz daha ayrılın bakalım; uzay geometriye ulaşın; 4 tane küp getirin; geometrik küp yani her kenarı bir kare olan 4 tane küp, bunların orta noktalarını birleştirin; ortaya bir böyle eksen çıkacak, bir böyle eksen çıkacak, bir de böyle eksen çıkacak. Hadi şimdi hesaplayın bakalım; nerde negatifler, nerde pozitifler? Eğer bu işin içinden çıkabilen birisi varsa içinizde gelin, konuşalım.

İşte Allahû Tealâ’nın dizaynı bir sonsuz dizayndır ki anlamayan kafalara ışık veremez. Ama anlamak istiyorsanız, o zaman bize gelin. Biz size onların çok ötesini anlatabilecek olan tek kişiyiz. Tekrar ediyorum; 3 tane eksen; şöyle 1. eksen, böyle 2. eksen, şöyle de 3. eksen. 3 eksen üzerinden negatifleri ve pozitifleri hesaplayacaksınız. Varsa böyle bir hesabı yapabilecek içinizde, hadi gelin bakalım. Allah’ın bütün güzellikleri sizin için tabii.

Ve bu gece berat kandili gecesi. Hepinizin ilim açısından da beraat etmenizi isteriz, aklanma açısından da beraat etmenizi isteriz. Evvela şunu hiç unutmamanızı istiyorum; hepiniz Allah’ın indinde kıymetlisiniz ama kıymetinizi bilmiyorsunuz. Gidip o şeytan denilen mahlûkla farkına bile varmadan angajmanlar yapmışsınız, nefsinize yenilmişsiniz, nefsinize tutsak olmuşsunuz, nefsinizin arkasında da hep o var, iblis. Nefsiniz afetlerle dolu ve ne yazık ki o, afetlere tesir etmek imkânının sahibi; siz ona müsaade ettiğiniz süreç içerisinde. Öyleyse onu bu dizayn içerisinde mağlup etmek mecburiyetindesiniz. Unutmayın, kâinatın yaratıcısı sizinle beraber. Siz bu kadar güçlü bir dostunuz olduğunun, böyle bir dostunuz olduğunun farkında bile değilsiniz. Kendinizi yalnız hissediyorsunuz beraat kandili gecesinde ama yalnız değilsiniz. En azından biz varız. Ne zaman bir probleminiz olursa gelin, biz sizin için dua ederiz. Allah bizimle beraber, biz de sizinle beraberiz.

Öyleyse bu gece berat kandili, bu gece Allah’a tazarruda ve niyazda bulunma gecesi. Bu gece Allah’ın günahlarınızı affetmesi, sizi beraat ettirmesi gerek gecesi. Bu gece Allahû Tealâ’nın size beraatınızın beraatına erme gecesi. O’na yaklaşmaya çalışın. Bu gece az uyumaya çalışın. Bu gece O’na olan sevginizi dile getirin. Bu gece kanitun olun, sizden bir şeylerin Allah’a ulaşmasını ve tekrar Allah’tan gelecek olanların sizin içinizi doldurmasını hep hissetmeye çalışın. Siz O’nu istedikçe Allahû Tealâ da ister ve o güzelliği bir defa yaşadığınız zaman hep yaşamak istersiniz. O, her zaman sizinle beraber olmak için hazırdır. Öyleyse dizaynın O’nun açısından size yalnız mutluluk vermek üzere tahakkuk ettiğini ve kâinatın sahibinin sizin dostunuz olduğunu hiç unutmayın.

Hepinizin bu berat gecesinde bütün mutluluklara ulaşmasını Yüce Rabbimizden dileyerek sözlerimizi noktalarız.

KAYNAK: https://mihr.com/dokumanli-sohbet/100333

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir