ŞU İKİ ŞEYİ ASLA YAPMA !!!

Mâlum olduğu üzere, Kur’ân-ı Kerim sâlih amelleri teşvik ederken “açık”, “net” ve “tâvizsiz” bir üslupla “Yapın!” diye emreder. Yine her türlü kötülüğü yasaklarken de aynı üslupla “Yapmayın!” diye kesin sınırlar koyar. Ancak özellikle iki konunun ehemmiyetine binâen “Yaklaşmayın!” diyerek, bu haram sınırına yan gözle bile bakılmasına müsaade etmez. Bunlardan biri; ferdi, âileyi ve toplumu perişan eden “zinâ”dır. Diğeri de gözyaşı kurumamış olan yetimin “malı”dır.

Yetim, mâlum olduğu üzere, babası ölmüş çocuklara denir. Arapça’da yetim, “yalnız, tek başına” demektir. Bir âile ve özellikle çocuklar için baba, evin direğidir. O kaybolunca, ev yıkılır, hanım ve çocuklar ortada, sahipsiz kalır. Bu yüzden yetimler mahzundur, derdini dinleyecek, yükünü hafifletecek, hayatın ve insanların darbelerine karşı onları koruyacak en büyük himaye ve desteklerini kaybetmişlerdir. Bu derin hüzün, bir-iki gün değil, bütün bir ömür boyunca sürer. Onlar toplumun en hassas, en kırılgan tabakasını teşkil eder.

İslâm Dîni, toplumun güçlü kesimlerini, zayıf halkaları ile kenetlemiş; onlardan yekpâre bir bina inşa etmeye çalışmıştır. Bu yüzden câhiliye toplumlarının maddî bir menfaatleri olmadığı için hor gördükleri; kadınlar, çocuklar, yaşlılar, fakirler, hastalar, kimsesizler İslâm toplumunda el üstünde tutulmuş, hatırlı bir misafir gibi baş köşeye konulmuştur.

ZİNA VE YETİM MALINA YAKLAŞMAYIN!

Eşsiz bir mûcize, insanın takatini aşan bir belağat ve edebiyat âbidesi olan Kur’ân-ı Kerîm, gerek muhteva ve gerekse o muhtevayı işleme açısından da kullandığı kelimeler ve üslup açısından pek çok fazilet ve dil zenginliğine sahiptir. Bu ifade ve üslup, işlenen konunun ehemmiyet ve nezaketine göre, farklılıklar gösterir. İşte Kur’ân-ı Kerîm’in üzerinde hassasiyetle durduğu birçok konu arasında, yetimlerin apayrı bir yeri vardır. Şöyle ki:

Mâlum olduğu üzere, Kur’ân-ı Kerim sâlih amelleri teşvik ederken “açık”, “net” ve “tâvizsiz” bir üslupla “Yapın!” diye emreder. Yine her türlü kötülüğü yasaklarken de aynı üslupla “Yapmayın!” diye kesin sınırlar koyar. Ancak özellikle iki konunun ehemmiyetine binâen “Yaklaşmayın!” diyerek, bu haram sınırına yan gözle bile bakılmasına müsaade etmez. Bunlardan biri; ferdi, âileyi ve toplumu perişan eden “zinâ”dır. Diğeri de gözyaşı kurumamış olan yetimin “malı”dır.

Gerçekten yetim, toplumun en alt tabakası sayılabilecek derecede maddî imkânlardan mahrum, sahipsiz ve kimsesizdir. Pek çok hakları olsa da, yine sahip olduğu büyük bir serveti bulunsa da hakkını gözeten olmadığı için “gözü dönmüş” kimseler, bu yetimin malına konmak için ellerinden geleni ardına koymazlar.

Bir imtihan sırrı ile, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dünyaya yetim olarak gelmiştir. O, bu hususiyetiyle hayatı boyunca kimsesizlerin kimsesi olmuş, nerede ağlayan bir göz görse, onun feryat ve hüznünü dindirmek için gayret göstermiştir. Peygamber Efendimizin gönül rikkati, hayatı boyunca bitmek bilmeyen hüznü; bir yönüyle yetimliği ve öksüzlüğü ile de irtibatlıdır.

Rabbimiz, O’nun insanlığın en alt tabakasından en üst tabakasına yani, yetimlikten nübüvvet ve devlet başkanlığına kadar bütün sınıflardan insana örnek olmasını murad etmiş; bu sebeple O’nu her bir mevkîyle alâkalı pek çok imtihandan geçirmiştir.

O, Abdullah’ın yetimidir. Buna rağmen ahlâkıyla, edebiyle, kulluk, tevâzu, şefkat ve merhametiyle insanlığa nümûne olmuştur. Çünkü O, ilâhî muhafaza ve terbiye ile yetiştirilmiştir.

O, hayatı boyunca mâtemlerin civarında, yetim ve dulların yanında yer almıştır. Maddî olarak en kudretli bulunduğu zamanlarda bile, yetimleri sahiplenmiş, onları sofrasına, hânesine misafir etmiş, ashâbını yetimlere sahip çıkmak hususunda teşvik etmiştir.

Onun yetimlerle münasebetlerini ortaya koyan yüzlerce hâdise vardır. Bilhassa savaşlar sebebiyle babalarını kaybeden çocuklara, âilelere sahip çıkmış; onların ağlayan yüzlerini güldürmenin gayreti içinde olmuştur. Bunlardan birkaçını hatırlayacak olursak…

Beşir bin Akrâ, Uhud savaşında babasını kaybetmiş bir yetimdi. O, Peygamber Efendimiz ile ilgili hâtırasını şöyle anlatır:

Bir bayram günüdür. Bütün çocuklar, bayram sebebiyle şen şakrak bir şekildedir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bayram namazından çıkmış, evine dönerken çocukların kendi aralarında oynadığını, fakat bir tanesinin kenarda durarak mahzun bir şekilde oturduğunu görür. Ona yaklaşır ve sorar:

“-Yavrum, neyin var, niçin böyle üzgün duruyorsun? Arkadaşlarınla niçin oynamıyorsun?”

Beşir, başından geçenleri anlatır. Babasının şehit olduğunu, annesinin de başkasıyla evlendiğini söyler. Onunla ilgilenecek, bu bayramda yüzünü güldürecek kimsesi yoktur.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz, onun duygularını derinden hisseder ve bir-iki cümleyle çocuğun gönlünde taht kurar:

“-Neden ağlıyorsun? Benim baban, Âişe’nin annen, Fâtıma’nın kardeşin olmasını istemez misin?” Çocuk, heyecanla:

“-Nasıl râzı olmam, yâ Rasûlallah?”

Çocuk sevincinden uçacak gibidir. Peygamber Efendimiz, o yetimi hânesine götürür, yedirir, içirir. Ona bayramlık kıyafetler verir. Biraz önce dünyaya küsmüş bir şekilde oturan çocuk, artık kabına sığmaz bir hâle gelmiştir.

Arkadaşları Beşir’in hâlindeki değişikliği görünce etrafına toplanırlar. Merakla sordular:

“-Sen daha önce ağlayıp duruyordun. Şimdi nasıl bir anda bu hâle geldin?”

Beşir cevap verir:

“-Açtım, doydum; çıplaktım, giyindim; yetimdim, Rasûlullah babam, Âişe annem oldu.”

Bunun üzerine diğer çocuklar, Beşir’e gıpta ederek şöyle dediler:

“-Ne olaydı, keşke bizim de babalarımız Uhud’da şehit olsaydı da, biz de öyle bahtiyar bir babaya kavuşmuş olsaydık.”

Peygamberimizin vefatına kadar Beşir bin Akrâ, onun yanında kaldı. Peygamberimiz ebedî âleme göçtükten sonra Beşir için asıl yetimlik başlamış oldu. Şöyle ağlıyordu:

“-İşte şimdi yetim kaldım, işte şimdi garip oldum.”

Yetimin sadece başını okşamak bile çok büyük bir sevap ve Cennet müjdesidir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- yetimler hakkında:

“Ben ve yetime kol-kanat geren kimse, cennette böyle (yan yana) olacağız.” buyurmuş ve aralarını hafifçe açarak işaret parmağıyla orta parmağını göstermiştir. (Buhârî, Talak, 25)

Başka bir hadîs-i şerifte de:

“Müslümanlar(ın evleri) arasında en hayırlı ev, içinde kendisine iyi davranılan bir yetimin bulunduğu evdir. Müslümanlar arasında en kötü ev ise, içinde kendisine kötü davranılan bir yetimin bulunduğu evdir.” buyrulmuştur. (İbn-i Mâce, Edeb, 6)

Maalesef insanların birbirini öldürmeye doyamadığı bir yüzyılda yaşıyoruz. Artık savaşların bin-iki bin kişi ile yapılmıyor. Milyonlarca insan, bir anda ölüyor, sakat veya kimsesiz kalıyor. Evsiz-barksız, aç, biilaç insanların sayısı, on milyonları geçiyor. Böyle insanlığın yüz karası bir dönemde elbette savaşların en acı faturası, çocuklara ve kadınlara kesiliyor. Bugün “çağdaş” dünyanın “insanlık ve demokrasi uğruna” (!) başlattıkları savaşlar yüzünden milyonlarca çocuk, kadın ve yaşlı sefil bir hâlde…

Silahların, mermilerin gölgesinde annesiz, babasız kalan binlerce yetim için bir taraftan da yardım faaliyetleri yapan devletler de aynı devletler. Bir taraftan öldürme, yok etme ve savaş diğer taraftan güya yardım ve insanlık! Timsah gözyaşı mı demek lâzım, buradan bile kendi vicdanını tatmin ve menfaat devşirmek mi, ifade etmek zor…

Bugün müslümanlar, insanlığın vicdanı olmalı.. Dünyanın bütün yetimlerine ulaşıp onların gözyaşını silmek hepimizin borcu… Her ne kadar savaşı biz başlatmasak da, her ne kadar savaşa engel olacak gücümüz bulunmasa da, Hazret-i Muhammed Mustafa’nın merhamet ve şefkat pınarından nasiplenen müslümanlar olarak, insanlığın ve yetimlerin göz yaşını silmek, yüzünü güldürmek boynumuzun borcu… Bilhassa ümmetin yetimlerini feryat ve çığlıklarına kulaklarımızı tıkamamalıyız. Yoksa âhirette, Nebîler Serveri’ne sunacağımız bir mâzeretimiz kalmaz. Unutmamak lazımdır ki, yetimler başkasının değil, ümmetin yetimleri… O ümmet ise bizleriz…

Kaynak: Şefika Meriç, Şebnem Dergisi 168. Sayı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Araç çubuğuna atla