Enfal katliamı…

tarafından kimyasal silahlarla katledildiği Halepçe katliamının üzerinden 24 yıl geçti. Kelime anlamı “yeniden fethetme” olan El-Enfal, 1988 Şubat’ı sonlarında başlayıp, Eylül başlarına kadar altı ayrı coğrafi bölgede, birbirinin devamı olarak tasarlanmış toplam sekiz askeri saldırının oluşturduğu diziye verilen isim.

Operasyonun genel komutası, Kerkük’te üslenmiş olan ve Mart 1987’den sonra Ali Hasan el-Mecid tarafından yönetilmeye başlanan Baas Partisi Kuzey Bürosu’ndaydı. Net sayısı tam bilinmemekle birlikte 188 bin kişinin bu operasyonlarda katledildiği belirtiliyor.

Enfal’ın ana askeri hamlelerini, Baas Rejimi’nin Birinci ve Beşinci kolordularının düzenli birlikleri yapıyordu. İran cephesinden fırsat kaldığında diğer birliklerin desteği de alınıyordu. Seçkin Cumhuriyet Muhafızları Enfal’ın ilk evresinde görev aldılar; Enfal’da yer alan diğer birlikler arasında ise Özel Kuvvetler (Quwat al-Khaehs), Komando Kuvvetleri (Maghawir) ve Acil Kuvvetler (Quwat al-Taware) yer alıyordu. Acil Kuvvetler, Baas Partisi kontrolündeki “terörizme karşı” şehir timleridir. Son olarak ise düzenli ordunun önünde yerleşim yerlerine girip köyleri yakmak ve yağmalamak, kaçak köylüleri takip edip yakalayarak, teslim etmek gibi çeşitli destek faaliyetleri ise paramiliter “Kürt cahşları (korucu)” tarafından yerine getiriliyordu.

Enfal hazırlıkları

Ali Hasan el-Mecid’in Kürtlere karşı organize ettiği askeri harekâtın ana mantığı 6 ay süren bir askeri harekâtın ötesindeydi. El-Mecid’in Baas Partisi Kuzey Bürosu’na 1987 yılında atanmasıyla soykırım makinesi harekete geçirildi ve çark 1989 Nisan’ına kadar dönmeye devam etti. El-Mecid’in Kerkük’e gelişinin üzerinden birkaç hafta geçmeden Baas Rejimi’nin Kürt sorununu bir defada ve sonsuza dek çözmek istediği ve bu amaca ulaşabilmek için de devletin bütün kaynaklarını koordineli biçimde kullanacağı anlaşıldı. Fakat operasyon 1987 yılında başlayamadı. Çünkü İran ile sürmekte olan savaştan dolayı Irak hükümeti bütün imkanlarını o cepheye vermiş ve bundan ötürü kapsamlı başka bir harekatı idare edecek lojistik imkana sahip değildi. Harekat için önce bir hazırlık yapılması gerekiyordu.

‘Erbil ovasında yıkılmamış tek Kürt evi kalmayacak’

İran-Irak savaşı boyunca İran devleti Güney Kürtlerini, Irak da İranlı Kürtleri kullandı. Bunun en basit örneği 4 Mart 1987’de İran askerlerinin KDP ve YNK peşmergelerini de yanına alarak Rewandûz’un doğusundaki Irak topraklarından 8 km içeriye girmeyi başarmasıyla yaşandı. Irak rejimi kendisine karşı yapılan ve iki rakip Kürt partisini biraraya getiren bu ittifak ile deliye dönmüştü. 13 Mart 1988’de yabancı bir gazeteciyle yapılan bir röportajda Irak kabinesinden Bakan Haşim Hasan el-Aqrewi şöyle demişti: “İranlılar bu insanlara kirli görevler yaptırmaya çalışıyorlar. Bölge coğrafyasının çok iyi bildikleri için, İranlılar onları sadece Humeyni Muhafızları’nın ve İran kuvvetlerinin kılavuzları olarak kullanıyorlar.” Daha sonra YNK’ye geçen eski bir askeri istihbarat subayının Middle East Watch’a (Ortadoğu Gözlem Merkezi) o bahar Kerkük’te yapılan ve Erbil, Kerkük, Duhok ve Süleymaniye valilerinin, Birinci ve Beşinci Kolordu komutanları ve bölük komutanlarının ve Baas Partisi üst düzey yetkililerinin katıldığı bir toplantıyı aktardı. Eski subay, Ali Hasan el-Mecid’in öfkeli bir ses tonuyla, Erbil ovasındaki Kürt köylerinde “yıkılmamış tek bir ev bile kalmayacak” diye emrettiğini söylüyordu. Yalnızca Arap köyleri kalacak diyen El-Mecid, “Ben gelip denetleyeceğim ve dokunulmamış tek bir ev görürsem, bundan oradaki birliğin komutanını sorumlu tutarım” diyordu.

İlk kimyasal saldırı: Balisan

Baas Rejimi, Kürtlere karşı kimyasal silahı ilk olarak 16 Nisan 1987 günü Balîsan Vadisi’nde kullandı. Balîsan Vadisi, Irak hükümetinin yiyecek ve erzak girişine izin vermediği yasak bölgeydi. Balisan Vadisi’ndeki ilk kimyasal saldırıda ne kadar insanın yaşamını yitirdiği tam bilinmiyor. Ama sayıya ilişkin olarak 64 ila 142 arası tahminler yapılıyor. Sayının hala tam olarak bilinememesi, belki de hiçbir zaman da bilinemeyecek olmasının nedeni saldırıdan hemen sonra Baas Rejimi’nin yüzlerce insanı tutuklayıp götürmesi ve bu insanlardan da bir daha haber alınamamasıdır. Bundan ötürü Balisan’daki ilk kimyasal saldırıda kaç kişinin yaşamını yitirdiğini kimse tam olarak bilmiyor.

17 Ekim 1987 nüfus sayımı

1987 baharındaki bu operasyonla Enfal’in politik ve askeri mantığının ne olduğu belli olmaya başladı. Bu, Irak’ta “ulusal saflar” diye tabir edilen devlet yanlıları ile ülkenin doğusunda ve kuzeyinde peşmerge kontrolündeki bölgeler arasında keskin bir ayırım oluşturmaktı. Dağlık olan bu bölgelere “yasak bölgeler” deniliyordu. Buralarda yaşayanlar, yaşlarına ve cinsiyetlerine bakılmaksızın istisnasız “sabotajcı”, yani “İran ajanı” sayılacaktı. Bu gölgelerde yaşayan Kürtleri kontrol altına almak için Baas Rejimi, 17 Ekim 1987’de nüfus sayımı yaptı. Bu sayıma göre “yasak bölgede” yaşayan Kürtler, ya göç edip şehir, kasaba veya oluşturulan kamplarda yaşayacaklar ya da Irak vatandaşlığından atılacaklardı. Bu sayım ile “Kürt caşhları” dışında, tüm Kürtler sabotajcı ilan edilerek, vatandaşlıktan atıldı.

Birinci Enfal-Sergelî ve Bergelî kuşatması

23 Şubat sabahı gün ağarırken hükümete bağlı kara kuvvetleri, her yönden saldırıya geçti. O gün Sergelî’de bulunan bir peşmergenin hatırladığına göre, “Karargâhı kuşatan ordu o kadar büyüktü ki, sanki bölgeyi Kürdistan’ın diğer kısımlarından ayıran bir çit vardı.” Dokan Gölü’nün doğu yakasındaki Bingird’den başlayıp, Süleymaniye’ye ve Mawat ve Çwarte kasabalarına kadar uzanan cephe hattı tam 64 kilometre uzunluğundaydı. Bu saldırıda ordu, hava kuvvetleri ve Enfal’in sadece başlangıç aşamalarında görevlendirilmiş olan seçkin Cumhuriyet Muhafızları yer almıştı. Silahlı Kuvvetler’in hedefinde yalnızca YNK karargâhı yoktu. Vadideki 25-30 köyde hedeflerindeydi. Mart’ın ilk günlerinde YNK’nin savunma hatları düşmeye başlayınca, köylere dalan ordu birlikleri buldozerlerle köyleri yerle bir etti. YNK kaynaklarına göre, bu kuşatmada 200 ila 250 arasında peşmerge ve köylü yaşamını yitirdi. Ordu birliklerinin köylere girmesiyle halk dağlara sığınmaya başladı. Ordu güçleri ilerledikçe dağlarda saklanan halk ya teslim olmak zorunda kaldı ya da karla kaplı dağlardan İran’a doğru kaçmaya başladı. Dağlardan İran’a doğru geçmeye çalışırken, yorgunluktan, açlıktan ve sağlık sorunlarından dolayı birçok kişi yolda yaşamını yitirdi. Sergelî’deki kuşatmadan kurtulan YNK peşmergeleri ise Şanexşê köyünde yeni bir üs kurdu.

İkinci kimyasal saldırı: Şanexşê

Baas Rejimi, Şanexşê köyünde toplanan YNK peşmergelerine yönelik 22 Mart’ta kimyasal silahlarla saldırdı. Balisan’dan sonra Baas Rejimi’nin ikinci sefer kimyasal silah kullandığı Şanexşê saldırısında çoğunluğu pêşmerge ailelerden oluşan 28 kişi yaşamını yitirdi, 300 kişi de yaralandı. Sergelîli bir köylü o günleri “Biriktirdiğimiz her şeyi bıraktık da kaçtık. Halk paniklemiş sığır sürüsü misali dağlardan İran’a doğru ilerliyordu. Bir taraftan tepemizde gezen savaş uçaklarından saklanıyorduk, diğer taraftan yağan yağmura rağmen ilerlemeye çalışıyorduk. Bu yürüyüşte, Sergelîli altı kişi yolda donarak öldü. Diğer köylerden ise otuz kişi öldü” diye anlatıyordu.

Üçüncü ve en ağır saldırı: Halepçe

Sergelî-Bergelî kuşatmasından sonra YNK peşmergelerinin desteğiyle, İran askerleri Halepçe kasabasına girdi. 16 Mart sabahının ilerleyen saatlerinde Irak ordusu karşı saldırıya geçti. Saldırı havadan ve Halepçe’nin kuzeyindeki Seid Sadık kasabasından yapılan topçu bombardımanıyla başladı. Halepçe’deki çoğu aile yıllardır devam eden İran-Irak savaşında, artık yaşamlarının bir rutini haline gelmiş hava saldırılarından biri gibi algıladı. Herkes hemen evlerinin altında yaptıkları sığınaklarına girdi. Şehre atılan hardal ve fosfordan oluşan kimyasal gazlara da orada yakalandı. 17 Mart’a kadar sürdürülen bombardımanda 5 bin insan yaşamını yitirdi. 9 bin civarında insan da yaralandı. Olayın görünmeyen yanındaysa saldırıda Halepçe’nin içinde ölen peşmergeler ve İran pastarları yer almaktaydı. Sayıları hiçbir zaman açıklanmayan bu peşmerge ve İran pastarlarının neden birlikte oldukları hala katliamın örtük yüzünü gizlemektedir. İran ordusuyla işbirliği yaparak Irak’a karşı savaşmaya çalışan peşmergelerin dirençlerini Halepçe katliamı kırdı. Irak ordusuna karşı peşmergeler en son 18 Mart gecesi direndi. Burada da aldıkları ağır darbelerden sonra peşmergeler, Sergelî’yi terk etti, burası Irak ordusunun eline geçti. Kimyasal saldırıyla direnci kırılan peşmerge güçleri, Sergilî çekilmesinden bir gün sonra Bergelî’den de çekildiler.

Dördüncü kimyasal saldırı: Karadağ

İkinci Enfal, 22 Mart akşamı yemek saatlerinde bir topçu bataryasından Seysenan köyüne, top atışı yapılmasıyla başladı. Bir evin avlusuna düşen mermilerle çevreye yayılan “elma kokusu” kimyasal bombaların kullanıldığını gösteriyordu. O günkü kimyasal saldırıda Seysenan köyünde sayısı tam net olmamakla birlikte 78 ile 87 arasında kişi yaşamını yitirdi. Bir sonraki gün Dokan’daki YNK üssüne kimyasal saldırı düzenlendi. 24 Mart gecesi de KDP operasyonlarının kontrol edildiği küçük bir karargâha ev sahipliği yapan Cafaran köyü hedef alındı. Artık öyle olmuştu ki, Baas Rejimi tabancayla kurşun sıkar gibi kimyasal silah kullanıyor ve uğradığı her yerde yaşamı köküne kadar kurutarak geçiyordu. Bu saldırılardan kurtulanlar köylerinden kaçarak, dağlara sığındı. Af söylentilerini duyan Seysenan köylüleri, birkaç gün rahatsız edilmeden yağmurun altında huzurla beklediler. Fakat beşinci gün Karadağ-Süleymaniye yolu kontrol noktasındaki askerler gelip onları tutukladı.

Moral ve irade yıkan gazlar: Germiyan

Birinci ve ikinci Enfal’de kullanılan kimyasal silahlar bütün pêşmergelerde moral çöküntüsü yaratmıştı. Bu moral çöküntüsü ve zehirli gaz psikolojisi peşmergelerin üçüncü Enfal esnasında fazla direniş gösterememelerine neden oldu. Bu yüzden de Baas Rejimi, 7 ve 20 Nisan arasında, Germiyan harekâtı sırasında zehirli gazları sadece bir yerde devreye koydu. Oluşturulan yeni haritalarda Kürt yerleşimleri işaretlenmediği için, istihbarat saha raporlarının birçoğunda olduğu gibi Keler kolunun 13 Nisan’daki raporunda da, “Köylerin çoğu harita üzerinde işaretlenmemiş olduğundan konvoyun içinden geçtiği bütün köyler yakılmıştır” diye belirtiliyordu. O dönemki ismiyle Somut, şimdi ismiyle Rızgari nahiyesine bağlı Konakotr köyünden Sabah Necmeddin o dönem yaşadıklarını şu cümleler ile anlatıyor: “Hükümet bizim köye daha önce hiç gelmemişti. Uçaklarla bizim köyü yaktılar. Bizim köy çok uzaktı. İlk geldiklerinde uzakta bir yere yerleştiler. Ordu gelince halk mecbur kaldı kaçtı. Bizim köy küçük bir köydü. Sanırım o zaman haritada dahi yoktu. Askerler gelince biz de Kalakoçali tarafına geldik.”

Germiyan’ın Gilakova köyünden olan Salih Rüstem Namık ise, yaşadıkları şu cümlelerle dile getiriyor: “18 Nisan 1988 günüydü. O günden sonra o sevdiğim insanları bir daha görmedim. O gece Mılasura köyüne geldim. Hayvanlarla birlikteydim. Geldim oraya evler yıkılmış, her yer yanıyordu. Kızılca kıyametti. Benim gibi birkaç kişi daha vardı orada. Yanımda Qarağ köyünden bir kişi daha vardı. O da kaçaktı. Orada 7 gün 7 gece aç susuz kaldık. Kimse de bir şey sormadı. Sonradan Şerazor’dan bizim kavimden bazıları geldi, bizi eşyalarımız ve hayvanlarımızla birlikte alıp oradan götürdüler.”

Beşinci kimyasal saldırı: Ekser köyü

3 Mayıs’ta uçakların ilk hedefi, Ekser köyü oldu. Bir uçak filosu köye alçaktan saldırdı. Hoş bir nane kokusu yayan beyaz dumanların takip ettiği 8 boğuk patlama oldu. Güneydoğudan esen rüzgarla duman iki üç kilometre ötedeki HeyderBeg’e kadar yayıldı. Göktepe ve Esker’e köyleri arasında konumlamış bir peşmerge birliğinde yer alan Enver Rıza Ömer, “Uçaklar direkt köyleri hedef aldılar. Biz köylere yakın olduğumuz için dumandan az etkilendik. Buna rağmen tabur komutanımız Şeyh Cevat Askeri’nin (Ali Askeri’nin kardeşi) de içinde bulunduğu 25 peşmerge şehit düştü. Fakat bu saldırı çok farklıydı. Bombalardan çıkan duman yükselmiyor, arazinin üstüne çöküyordu. Hoş bir nane kokusu yayıyordu. Bu saldırıda beş arkadaşımız yaralandı. Yaralananların ağzından beyaz bir köpük çıkıyordu. Vücutlarıysa yanmış gibi kapkaraydı” diyerek, saldırı sırasında yaşananları anlattı. Bu saldırıda ölenlerin sayısının ne olduğu tam olarak bilenmese de, Baas Rejimi’nin Kürtlere karşı yaptığı kimyasal saldırılar arasında, altı hafta önce Halepçe’de yaşanan katliamdan sonra, ikinci en ağır saldırıydı.

Kılıç artıklarını toplama harekâtı

15 Mayıs ile 26 Ağustos arasında gerçekleştirilen operasyonlar beşinci, altıncı ve yedinci Enfal olarak tanımlandı. Bu operasyonlardaki amaç; peşmerge gücüne son darbeyi indirmek ve onları destekleyen sivilleri cezalandırmaktı. Ama hepsinin ana mantığı üç ay önce Sergelî-Bergelî kuşatmasıyla başlayan soykırımı tamamlamaydı. Soykırımın ilk aşamasında kimyasal silahlarla katledilenler katlediliyordu. Ama operasyonun amacına ulaşması ve peşmerge alanlarının boşaltılması için bölgede kalan halkında ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu amaçla da kimyasal saldırıdan sağ kurtulmayı başaranlar, toplanmaya başlandı.

‘Annemi ve kız kardeşlerimi götürdüler’

Üçüncü Enfal’de Leylan, dördüncü Enfal’de de Taqtaq kasabası toplama kampı olarak kullanıldı. İnsanlar burada bir gece bekletildikten sonra birçoğu geri dönmedi ve bilinmeyen bir yere doğru kamyonlarla götürüldüler. Üçüncü Enfal esnasında Germiyan’a bağlı Şarbajer alanında tutuklanan köylülerin götürüldüğü kamplarda birçok kadının kaybolduğu belirtiliyor. Enfal’de annesini, babasını, dört kız kardeşi ve iki erkek kardeşini kaybeden ve aileden tek kurtulan Enver Muhammed Kerim, ailesinin hikayesine ilişkin şu bilgileri verdi: “Babamı, annemi ve kız kardeşlerimi Topzava’ya (toplama kampı) götürdüklerinde, babamı orada onlardan ayırıyorlar. Onu bir yere kapatıp, orada bırakıyorlar. Annemi, dört kız kardeşimi ve bir erkek kardeşimi alıp götürüyorlar. Ondan sonra onlara ilişkin bir daha hiç haber alamadık. Ne oldular, kaldılar mı, öldüler mi bilmiyoruz. Babam da sonradan af çıkınca bırakıldı, geldi eve. Hapisteyken, annem onların durumunu bir askere sormuş, o demiş hepsi bırakıldı evlerine gittiler. O da kendisini hep öyle avutmuş. Ama hapisten çıkıp da eve geldiğinde baktı, ne annem ne kardeşlerim dönmüş. Dayanamadı ve öldü. O da ölünce ailede ben tek kaldım.”

‘Açlıktan sabun yedim’

Penceresiz araçlar bir yöne doğru ayrılırlarken, diğer tutuklularla dolu otobüsler başka bir yöne ilerledi. Kadın ve çocukları taşıyan araçlar bir yöne, yaşlı erkekleri taşıyan araçlar ise başka bir yöne gitti. Penceresiz araçlara kapatılmış, 15 ila 70 yaş arasındaki erkekler ise başka bir yöne, geri dönme imkanı hiç olmayan bir yöne gitti. Yakalandığında daha çok küçük olduğunu söyleyen Salih Rüstem Namık, o dönem yaşadığı hapis koşullarını şu şekilde anlattı: “Bir gece askerler geldi, beni yakaladılar. Bana Haci Sukür’ü sordular. Beni Keler karakolunda üç gece tuttular. Bir elimi yanımdaki karyolalardan birine, diğerini de başka bir karyolaya bağlamışlardı. Hareket etme imkanım hiç yoktu. Üç günden sonra beni Süleymaniye emniyetine naklettiler. Orada gözlerim bağlıydı. Beni merdivenin önüne götürüp, merdivenden attılar. O gün çok kötü bir gündü, hayatımın en kötü günüydü. Çocuktum da, öyle bir şey hiç görmemiştim. Beni geniş bir salona götürdüler. Bir duvarın dibinde dediler ‘burada otur, hareket etme.’ Ben de çok açtım. Gözlerimi bağını biraz kaldırdım, gözlerim kararıyordu. Baktım önümde bir çöp tenekesi. Çöpün içine baktım, bir sabun parçası buldum. Aldım onu yedim. O kadar açtım. Sonunda beni hapse attılar. Aynı hücrede 250-300 kişi vardı. O hapiste 18 gün kaldım. Bitler üzerimizde karıncalar gibi yol yapmıştı. Hepimize bit girmişti. İnsanlar hayatlarındaki en kötü günleri yaşadılar.”

İnfaz mangaları

İnfaz mangalarının elinden kurtulmayı başaran ender kişilerden biri olan Muhammed isminli Kürt, Ortadoğu Gözlem Merkezi’ne yaşadıklarına ilişkin şunları anlatmıştı: “Topzawa’da iki gün kaldık. Bu süre zarfında, yiyecek hiçbir şey verilmedi. Muhafızlar üçüncü gün, içinde yaklaşık 500 mahkumun olduğu bizim salona geldiler. Erkekleri ikişer ikişer birbirlerine kelepçelediler ve kamuflaj renklerine boyanmış bir sıra aracın bulunduğu yere getirdiler. Her araç yirmi sekiz mahkum alıyordu. Öğleden sonra konvoy harekete geçti. Altı saat yol gittik, ama nereye götürüldüğümüze dair hiç bir fikrimiz yoktu. Konvoy nihayet durduğunda, şoför motoru çalışır halde tutmaya devam etti. Motorun çıkardığı gürültüye rağmen, dışarıdan gelen silah sesleri duyulabiliyordu. Bizi aceleyle dışarı, karanlığa çıkardılar ve önceki aramalarda gözden kaçmış olabilirler diye, kimlik kartları ve paralar için tekrar aradılar. Ellerimizdeki kelepçeleri çıkarıp, bir ip ile bizi birbirimize bağladılar. Beni bağlayan biraz acele ettiği için benim ellerim biraz gevşek kalmıştı. Kesinlikle öldürüleceğimizi biliyordum. Önceden kazılmış büyük bir çukura yüzümüzü dönmemizi istediklerinde ben ellerimi ipten kurtarıp, var gücümle kaçmaya başladım. Arkamdan ateş ettiler, ama karanlıktan yararlanarak kurtulmayı becerdim.”

Kimyasal silah taburu Behdinan dağlarında

Irak hükümetine verilen raporlarda, peşmergelerin Behdînan’daki toplam gücünün 2 bin 600’den fazla olmadığı belirtiliyordu. Bu cılız güce ve Behdînan’ın sivil halkına karşı, Ali Hasan el-Mecid’in Kuzey Bürosu 200 bin kadar asker yollamıştı. Bu son Enfal harekâtına Kimyasal Silahlar Taburu, Irak Hava Kuvvetleri birimleri ve Milli Savunma Taburları (cahşlar) ilaveten sayıları on dört ve on altı arasında değişen ve her biri 12 bin askerden oluşan düzenli ordu tümenleri de katılmıştı. İlk kimyasal gaz bombası, 24 Ağustos akşamı geç saatlerde, Türkiye sınırı yakınlarındaki Zêwa Şêxan’daki KDP karargâhına atıldı. Ertesi sabah, 25 Ağustos’ta, Irak savaş uçakları birçok yere eşzamanlı saldırı gerçekleştirdi. Uçaklar, yaklaşık olarak yüz kilometre genişliğinde ve otuz kilometre derinliğinde bir şerit üzerinde odaklanmışlardı. Uçaklardan bazıları tek bir köyü ya da pêşmerge üssünü hedef alırken, diğer uçaklar dizi halindeki köylerin tümünü seri bir şekilde vurdu. Yaz sonuna denk gelen bu harekatta kullanılan yanıcı etkisi fazla olan patlayıcılarla da ekin tarlaları yakıldı. Bu olaydan sonra Behdinan halkı köylerini bırakarak, Türkiye sınırına doğru kaçmaya başladı. Askeri birlikler halkın kaçışını engellemek için Behdinan alanındaki en büyük kimyasal saldırıyı, hızlı akan Zap Nehri’nin üzerindeki ana geçiş noktalarından birisi olan Balûke köprüsüne yaptı.

Behdînan işgali, on binlerce Kürdün Türkiye’ye kaçması ve diğerlerinin ya evlerinde yakalanması ya da kısa süren bir kaçış girişiminden sonra teslim olmasıyla, 28 Ağustos sabahında sona erdi. Kalanlar ise 6 Eylül genel affına kadar dağlarda gizlendi. İlk saldırı dalgasıyla eşgüdüm halinde Irak Ordusu, küçük sınır şehri Zaxo’dan Büyük Zap Nehri ile kavuştuğu Balûke’ya kadar doğuya doğru giden anayolu ele geçirmişti. Amaç açıkça Türkiye sınırını kapatmak ve mülteci akınlarının önüne set çekmekti. Fakat ordu bunda çarpıcı biçimde başarısız oldu. Her ne kadar çoğu yolda ölmüş, bazıları yakalanmış ve diğerleri takip edilip savaş uçaklarınca taranmışsa da 65-80 bin arasında Kürt sınırı geçmeyi başardı. Mülteci akınını engellemek için sınırlarını kapatan Türk hükümeti, mülteci akınını yoğunluğu karşısında sınırlarını açmak zorunda kaldı.

Enfal’in yıkıntıları arasında hayata yeniden tutunmak

Enfal operasyonlarında bilinen rakamlara göre, 182 bin kişi katledildi. Ama ardında birçok insan için yıkımdan bir hayat kaldı. Herkes o yıkıntılar arasında yaralarını sarmak, hayata yeniden tutunmak zorundaydı. Bunlardan biri de Sabah Necmeddin’di. Annesini, babasını ve tüm kardeşlerini Enfal’de yitiren Sabah Necmeddin, Enfal’in yarattığı maddi ve manevi yıkıntıların arasında yaşama bir daha nasıl tutunduğunu, şöyle anlatıyor: “Artık ondan (Enfal’den) sonra lokantalarda çalışmaya ve orada da yaşamaya başladım. Daha 13 yaşındaydım ve ne yapacağımı da bilmiyordum. Ailemden herkesi yitirmiştim. Tek başımaydım. Psikolojim, moralim, ruh halim tamamen yıkılmıştı. Çalıştığım yerde bir ölü gibiydim. Çalıştığım yerin bir gazinosu vardı. Akşamları da gidip o gazinonun çayhanesinde kalıyordum. Gidecek başka yerim yoktu. Hatırlıyorum orada bazı geceler oluyordu, sabaha kadar ağlıyordum. Annem, babam aklıma geliyordu, ağlıyordum. Millet geliyordu lokantaya gezmeye, eğlenmeye. Ben onları öyle görünce bakıyordum, ağlıyordum. Annem babam aklıma geliyordu. Benim kimsem yoktu, gezmek nedir, eğlenmek nedir ki bileyim.” 

‘Hiç olmazsa kemikleri bulunsun’

Yaklaşık yedi ay süren Enfal operasyonlarında katledilen 182 bin Kürdün çoğunun ne cenazesi bulunabildi ne de akıbetleri hakkında herhangi bir bilgi. Herkes kendi akrabasının akıbetini yıllarca araştırdı, ama hemen hemen hiç kimse herhangi bir ize ulaşamadı.

Saddam rejimi, 2003 yılında yıkıldıktan sonra toplu mezarların izleri bulunmaya ve cenazeler çıkarılmaya başlandı. Bulunan her kemik, getirilen cenaze onların yaralarına bir kez daha tuz serpti, aynı olayları bir kez daha yaşamalarına neden oldu. Ama bulunan hiçbir cenazenin kimliği açıklanmadı.

Bu durumu birçok yakınını kaybeden Enver Muhammed Kerim, şöyle değerlendiriyor: “Şimdi Enfal mağdurlarına ilişkin toplu mezarlar bulunduğunda kimse hangi cenazenin kime ait olduğunu bilmiyor. Enfal mezarlarının üzerine gittiğim zaman bilmiyorum, kız kardeşim mi, erkek kardeşim mi, annem mi. Çünkü her toplu mezar açıldığında, hükümet cenazelerin kime ait olduğunu tespit etmiyor. Ben kendi cenazemin hangisi olduğunu bilmek isterim. Şimdiye kadar iki toplu mezarın üstüne gittim. Bunlardan biri Hemrin Dağı’nın üstündeydi. Mezarlar açıldığında birkaç kişinin kimlikleri yanlarında çıktı. Ama o kimliklerdeki isimler de açıklanmadı. Şimdiye kadar iki sefer cenazeler, Rızgari’ye geldi. Bir seferinde 187 cenaze, bir seferinde de 158 cenaze geldi. Şimdi bunların mezarlarının başına gidiyoruz, ama hangi mezarlar bizimdir bilmiyoruz. Bunların kim olduklarını da bilmiyoruz. Bu aydınlatılmıyor. Bu durum da biz Enfal’e uğrayanların içinde hep bir yara olarak kalıyor. Ruhsal bir hastalığa yakalanmış gibi oluyorsun. Bu 25 yıldır onlara ilişkin bir haber almayı bekliyorduk. 2003 yılına kadar da akrabalarımızın canlı dönmelerini bekliyorduk. Ama 2003 yılından sonra onların yaşamadığı düşüncesini kabul ettik. Bunu kabullendik, ama bari onların en azından kemikleri bulunsun. Getirilenlerden hangisi onların bilmiyorum. Her cenaze geldiğinde acılarımız yenileniyor. Ama hangisi bizimdir, bilmiyoruz. Hangisi kardeşin, hangisi bacın, hangisi annen. Gidiyorlar, örneğin 187 cenaze bulunduğunda baktılar, Kürt elbiseleri var, denildi bunlar Enfal mağdurları. Aralara koyup getirdiler. Ama o kemikler kime ait ne zamana ait o da belli değil.”

KAYNAK :https://m.nerinaazad.org/tr/news/life/history/enfal-katliami-ve-geride-kalanlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir